BÖLÜMLER    
Çağdaşlaşma Reformları  
Kültür Reformu
Medeniyet Yolundaki Rehberimiz: İlim  
Atatürk’ün Sanat Görüşü
Ekonomik Kalkınma  
Atatürk’ün Edebiyat Görüşü
Sanayileşme Hamlesi  
Basının İlerlemedeki Rolü
Ulaşımdaki Gelişmeler  
Hukuk Reformu
Tarım Reformu  
Kadının Toplumsal Yaşamdaki Yerini Alması
Milli Harp Sanayiinin Kurulması  
Atamızın Vasiyeti
Eğitim Seferberliği  
Atatürkçülüğe Sarılmak
       


İzmir Ticaret Odası'nı ziyaretinde, 31 Ocak 1931

Ekonomik Kalkınma

1900'lerin başında, Cumhuriyet öncesindeki ekonomik durum ülkenin içinde bulunduğu koşulları tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Bu yıllardaki ülke ekonomisinin karakteristik özellikleri dış borçlar, düşük milli gelir ve gelir dağılımındaki uçurumdur. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında kişi başına düşen milli gelir yoksulluk sınırının altındadır. Buna ek olarak gelir dağılımındaki adaletsizlik de çok büyük boyutlara ulaşmıştır. Ülkenin gerçek büyüme hızı % 1 civarındadır. Milli ekonomi tamamen dışa bağımlı, yabancı ülkelerin kontrolü altındadır. Ülkenin ithalatında sanayi ürünlerinin payı % 60'dır; ihracatının ise % 45'ini tahıl, % 38'ini hammadde teşkil etmektedir. Ülkenin zaten çok kısıtlı olan gelir kaynaklarının kayda değer bölümü dış borçlar ve faizine, ithalata gitmektedir. Yabancı ülkelerden alınan borçlar üretime, yatırıma değil tüketim mallarına harcanmaktadır. Devlet maliyesi belirli bir plan gözetilmeksizin günlük ihtiyaçlara göre yönetilmektedir. Üstelik, I. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkileriyle ülke ekonomisi iflasın eşiğine gelmiştir.

Elbette Büyük Önder, sözü edilen gerçeklerin, adeta bir enkaz devraldığının bilincindedir. Bu nedenle Türkiye için belirlediği hedeflerin başına ekonomik kalkınmayı koymuştur. Henüz 1923 yılında, İzmir İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmasında ekonominin önemine değinmiş ve ekonomi hamlesinin çerçevesini çizmiştir:

"Tarih, ulusların ilerleme ve gerileme nedenlerini ararken birçok siyasal, askersel, toplumsal nedenleri bulmakta ve saymaktadır. Kuşku yok, bu nedenler toplumsal olaylarda etkilidir. Fakat bir ulusun doğrudan doğruya yaşamıyla, ilerleme ve gerilemesiyle ilgili ve ilintili olan ulusun ekonomisidir. Tarihin ve deneyimin saptadığı bu gerçek bizim ulusal yaşamımızda ve ulusal tarihimizde de bütünüyle belirmiştir. Gerçekten Türk tarihi incelenirse bütün ilerleme ve gerileme nedenlerinin bir ekonomik sorundan başka birşey olmadığı anlaşılır. Tarihimizi dolduran bunca başarılar, utkular ya da yenilgiler, çöküntü ve büyük yıkıntılar, bunların hepsi, ortaya çıktıkları dönemlerdeki ekonomik durumumuzla ilintili ve ilgilidir. Yeni Türkiyemizi yaraştığı düzeye ulaştırabilmek için ne yapıp yapıp ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız bütünüyle bir ekonomi çağından başka birşey değildir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 99)

Atatürk'ün ana hatlarını belirlediği ekonomik kalkınma hamlesi doğrultusunda, Lozan Anlaşması'nın getirdiği kısıtlamalara ve 1930 dünya ekonomik bunalımına rağmen kısa zamanda büyük mesafe kaydedilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren köklü ekonomik atılımlar birbiri ardınca hayata geçirilmiştir: Kalkınma planları hazırlanmış, ekonomiyle ilgili sektörlerde istihdam edilecek elemanlar yetiştirilmiş, ilk defa gerçekçi bir bütçe yapılmış, özel sektör ile devletin olanakları birleştirilmiş, kooperatifler kurulmuş, gelişmiş tarım araçlarıyla köylü desteklenmiş, geçmişten kalan dış borçlar düzenli olarak ödenmeye başlanmış, yabancıların elindeki sanayi kuruluşları millileştirilmiştir. Böylece ülke dış bağımlılıktan kurtarılmış, ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde duracak hale gelmiştir. Kişi başına düşen gelirin artması ve bireylerin yaşam standartlarının yükselmesi de bu dönemin belirgin vasıflarındandır.

Ekonomik kalkınma hamlesinin en can alıcı noktası devletin ekonomideki güçlü elidir. Gerçekten de özel sektörün teşvik edinilmesi ile yetinilmemiştir. Devlet, ekonominin yeniden yapılanmasında sorumluluğu ve yükü üzerine almıştır. Devletin ekonomik yapıda üstlendiği rolün çerçevesi Devletçilik ilkesiyle belirlenmiştir. Devletçiliğin anlamı Mustafa Kemal'in kendi sözleriyle şu şekilde özetlenmiţtir:

"Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleketin iktisadiyatını devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türkiye vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi; ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu." (Fethi Naci, Atatürk'ün Temel Görüţleri, s.79)

"Bizim takibini muvafık gördüğümüz Devletçilik prensibi, bütün üretim ve tevzi vasıtalarını fertlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kollektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir.

Bizim takip ettiğimiz Devletçilik, ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde –bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen alakadar etmektir." (Ţevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt III, s. 452)

Şunu da eklemek gerekir ki Atatürk, yapılanları hiçbir zaman yeterli görmemiştir. Güçlü ve gönençli bir Türkiye için ekonomik kalkınma atağının devam edeceğini ölümünden bir yıl önce şöyle dile getirmiştir:

"Ekonomik kalkınma; Türkiye'nin özgür, bağımsız, her zaman daha güçlü, her zaman daha gönençli Türkiye ülküsünün bel kemiğidir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I, s. 398)


Bunu da beyan edeyim ki Türk milletinin son senelerde gösterdiği harikaların, yaptığı siyasi ve sosyal inkılapların hakiki sahibi kendisidir. Sizsiniz. Milletimizde bu istidat ve tekamül mevcut olmasaydı, onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yetemezdi.".

Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s.214